Bir Sosyal Politika Olarak Yoksullukla Mücadelede Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının YeriYoksullukla mücadelede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının ihdası ve faaliyetleri uygun bir sosyal politika mıdır? Yoksulluk, sosyoekonomik, sosyokültürel ve sosyopsikolojik boyutları olan evrensel bir olgudur. Yoksulluk olgusu, göreceli bir kavram olduğundan, yoksulluğun algılanma biçimi de önem kazanmaktadır. Toplumlar yoksulluğun ortadan kaldırılması ile ilgili olarak, yoksulluğu algılama biçimlerine göre birtakım politikalar geliştirmekte ve uygulamaktadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti sosyal bir devlet olduğundan yoksullukla mücadele de anayasanın amir hükümlerindendir. Bu bağlamda Türkiye'de yoksullukla mücadele kapsamında son on beş yılda geliştirilen sosyal politikalardan birisi de Türkiye'nin hemen her tarafında örgütlenmiş olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının tesis edilmiş olmasıdır. Bu vakıfların kurucusu bizzat devlet olup gelirleri de devlet bütçesinden ayrılan fonlardan, mahalli idarelerin bütçelerinden aktarılacak paylardan, vakıfların kendi iştirak ve işletmelerinden, kişi ve kurumların bağışlarından, kurban derileri, zekât ve fitrelerden oluşmaktadır. Vakıfların faaliyetleri mülki amirin başkanlığında büyük çoğunluğu devlet memuru olan bir mütevelli heyetinin gözetiminde yürütülmektedir.
Yoksulluk, sosyoekonomik, sosyokültürel ve sosyopsikolojik boyutları olan evrensel bir olgudur. Yoksulluk olgusu, göreceli bir kavram olduğundan, yoksulluğun algılanma biçimi de önem kazanmaktadır. Toplumlar yoksulluğun ortadan kaldırılması ile ilgili olarak, yoksulluğu algılama biçimlerine göre birtakım politikalar geliştirmekte ve uygulamaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti sosyal bir devlet olduğundan yoksullukla mücadele de anayasanın amir hükümlerindendir. Bu bağlamda Türkiye'de yoksullukla mücadele kapsamında son on beş yılda geliştirilen sosyal politikalardan birisi de Türkiye'nin hemen her tarafında örgütlenmiş olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının tesis edilmiş olmasıdır.
Bilindiği üzere Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakıfları'nın kurucusu bizzat devlet olup gelirleri de devlet bütçesinden ayrılan fonlardan, mahalli idarelerin bütçelerinden aktarılacak paylardan, vakıfların kendi iştirak ve işletmelerinden, kişi ve kurumların bağışlarından ve kurban derileri ile zekât ve fitrelerden oluşmaktadır. Vakıfların faaliyetleri mülki amirin başkanlığında büyük çoğunluğu devlet memuru olan bir mütevelli heyetinin gözetiminde yürütülmektedir.
Bu makalede yukarıda tanımlanan çerçevede aşağıdaki sorulara cevap aranacak ve problemin çözümüne yönelik öneriler geliştirilecektir: Yoksullukla mücadelede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının ihdası ve faaliyetleri uygun bir sosyal politika mıdır? Devletin bizzat kendi kurduğu vakıflar yolu ile yoksullukla mücadelesi sosyal devlet anlayışı ile örtüşür mü? Kurucusu devlet olan bu vakıfları geleneksel vakıf kültürü ile bağdaştırmak mümkün müdür? Bu vakıfların kurucusu ve mütevellisi devlet olduğuna göre, vakıf hizmetlerinden yararlananlar, vakıf kapısını devlet kapısı gibi görerek bu hizmeti bir hak olarak görmeye başlarlarsa yardım alan bu insanlar tembelliğe itilmiş olmazlar mı? Bilindiği gibi vakıf hizmetleri gönüllülük esasına dayalı hizmetlerdir. Devletin bu tür hizmetleri yapıyor olması her şeyin devletten beklenmesi anlayışının gelişmesine sebep olabileceği gibi gönüllü kuruluşların gelişimini olumsuz etkileyip sivil toplum olmanın önünde bir engel teşkil etmez mi? Yine bilindiği gibi Türkiye'de dini alana mı yoksa sosyokültürel alana mı girdiği tartışılan bazı konular vardır. Bu tartışma konularından birisi de Türkiye'de kurban derilerini, zekât ve fitreleri kimin toplayacağı konusudur. Bu vakıfların kuruluş amaçlarından birisi de vakıf kavramının dinsel çağrışımından da yararlanarak, hem sosyokültürel hem de dini boyutu olan bir tartışmayı sona erdirmek için midir ve bu tartışma bitmiş midir? Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının yasalarla belirlenen paylarının dışında gönüllü kişi ve kurumlardan elde ettiği payların yıllara göre dağılımı nasıldır? Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına aktarılması gereken paylar zaman zaman başka maksatlarla kullanılmakta mıdır?
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma
Sosyal yardım denildiğinde yasal çerçevede, çalışma hayatında maaş ya da ücretin dışında çalışanların elde ettiği bazı sosyal haklar anlaşılmaktadır. Yine yasal çerçevede, devletin bir sosyal politika olarak yoksul vatandaşlara yönelik yaptığı ayni ve nakdi yardımlar anlaşılmalıdır (Seyyar, 2002: 559560). Ancak biz bu çalışmada sosyal yardım kavramı üzerinde değil sosyal yardımlaşma ve dayanışma kavramları üzerinde duracağız. Sosyal yardımlaşma dediğimizde bireylerin bireylerle, grupların guruplarla, zenginlerin fakirlerle yardımlaşmasını anlamaktayız. Sosyal yardım yukarıdan aşağıya doğru, verenden alana doğru resmi bir seyir gösterirken, sosyal yardımlaşma her ne kadar bir alan ve veren ilişkisi olsa bile daha sivil bir kavram olduğundan halkın karşılıklı yardımlaşmasını dolayısıyla da halkın dayanışmasını ifade etmektedir.
Bu durum bazı sosyal yardımlaşma ve dayanışma kurumlarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Tarihi süreç içinde gelişerek bugüne intikal etmiş olan vakıf kurumu bir çeşit sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarıdır. Sosyal yardımlaşma kavramını da içine alan sosyal dayanışma kavramına teorik temel teşkil etmesi bakımından ana hatları ile de olsa, dayanışma kavramı üzerinde durmamız gerekmektedir.
En genel anlamıyla dayanışma, bir grup içinde yer alan bireylerin aralarında veya grupların birbirleriyle olan ilişkilerinde karşılıklı yardımlaşma, iş birliği, ortak tavır ve toplu hareket etmeye bağlı olarak gelişen bağlılık duygusu olarak ifade edilebilir (Acar & Demir, 1992: 81). Bir başka ifade ile, bir toplumsal grubun ya da bir toplumun üretim yapısı, kurumları ve değerlerinin birbiri ile tutarlı olması ve sürtüşmesiz işlemesidir (Ozankaya, 1975: 96). Dayanışma kavramının anlaşılabilmesi için sosyolojinin kurucularından olan Durkheim ve Tönnies'in dayanışma kavramına yaklaşımları ile İbn Haldun'un asabiyet anlayışına müracaat etmekte fayda vardır.
Durkheim'e göre sosyal hayatın iki unsuru vardır. Birincisi bireysel bilinçlerin benzerliği, ikincisi ise iş bölümü ve faklılaşmadığı. Durkheim, bu iki unsurun nasıl bir sosyal dayanışma oluşturacağı hususu üzerinde durmaktadır. Durkheim, sosyal hayatta iki tip dayanışma şeklinin olduğunu ifade etmektedir. Bunlardan birincisi benzerliğe dayalı mekanik dayanışma, ikincisi ise farklılaşmaya (ve iş bölümüne) dayalı organik dayanışmadır. Durkheim'e göre, mekanik dayanışma gelişmemiş toplumlarda görülürken, organik dayanışma ise gelişmiş toplumlarda görülür (Bilgiseven, 1980: 33). Mekanik dayanışmada birey { sel bilinçler benzeştiği için bir toplumsal bütünlük meydana gelir. Birbirine benzeyen kişilerin dayanışması tam bir bütünleşme ve uyum şeklinde ortaya çıkar. Dayanışma, insanlar birbirine benzedikçe artar (Aron, 1989: 226). Özellikle kültürel ve ekonomik bakımdan içine kapalı, küçük köylerde açıkça göze çarpan bu tip dayanışmada bireyler, örf ve âdetlerin çemberi içinde hep aynı davranışlara sevk edilmekle tıpkı bir makinenin hep aynı hareketleri yapan parçaları durumuna düşmektedirler (Bilgiseven, 1980: 33). Bu dayanışma ortamında farklılaşma çok azdır. Aynı topluluğun üyeleri ortak kültürün elemanları olduklarından birbirlerine benzerler. Bireyler henüz farklılaşmadığı için toplum ahenklidir (Aron, 1989: 226). Organik dayanışma ise farklılaşma esasına dayalı bir dayanışma olup, iş bölümü arttıkça bireyler arasındaki farklılaşma çoğalır. Şehir hayatının hâkim olduğu gelişmiş toplumlarda çeşitlenmiş olan iş hayatının herhangi bir alanındaki aksaklık, bütün toplumun hayatını etkiler (Bilgiseven, 1980: 32). Böylece toplumun ahengi bozulur. Burada esas olan bireylerin toplum içindeki farklılıklarının bilincinde olmalarıdır. Sosyal bilinç bireysel bilinci frenlemeksizin bir denge oluşmaktadır.
Tönnies; cemaat ve cemiyet (Gemaninschaft und Geselischaft) tiplemesi ile dayanışmayı Durkheim'e benzer biçimde izah etmektedir. Ancak Durkheim'in kullandığı kavramları kullanmakla birlikte" Durkheim'in mekanik dediğine organik, organik dediğine de mekanik demektedir. Tönnies'e göre, cemaatteki dayanışma organik, cemiyetteki dayanışma ise mekaniktir. Çünkü Tönnies cemaat hayatım canlı bir vücuda benzeterek, bir vücutta uzuvlardan birisi ağrıdığında tüm vücudun bu acıyı hissettiği gibi cemaatvari hayatta (mesela köy hayatında da) bir ferdin üzüntüsü bütün cemaate yayılır. Bundan ötürü Tönnies, cemaatteki dayanışmayı uzvi olarak adlandırır. Yine Tönnies’e göre cemiyet hayatında iş bölümüne giren getrler, birbirlerine son derece muhtaç oldukları halde bu bağlılığın sebebi psikolojik olmayıp, bir makinenin parçalarının birbirlerini tamamlayıp işleyen bir bütün haline gelmesi gibidir. Aralarındaki iş birliği bundan ötürü mekaniktir. (bilgiseven, 1980:34)
Görüldüğü gibi her iki sosyolog aynı kelimelere farklı anlamlar yüklemiş olsalar da sosyal gerçeği (dayanışmayı) anlamlandırmak açısından Ancak ele aldıkları değişkenlerin farklı olması bu iki düşünürün yollarını ayırmaktadır.
Durkheim, temel değişken olarak organik dayanışmayı ön plana çıkarmakta (Kongar 1981: 230) böylece de psikolojik unsura hemen hiç yer vermeyerek sosyolojist anlayışını sergilemektedir. Tönnies'in ise, tercihini daha çok cemaatten yana koyduğu için temel değişken olarak psikolojik faktörü ön plâna almaktadır.
İbn Haldun'da ise, dayanışma anlayışının temelinde bütün çalışmalarının özünü oluşturan asabiyet kavramı yatar. Asabiyet; bir topluluk, cemaat veya toplumun bireyleri arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan, direnme ve atılım yapabilmeyi mümkün kılan sosyal bağlılık duygusu olarak tanımlanabilir1 (Acar & Demir, 1992: 35). İbn Haldun'un bu kavram ile kastettiği anlam, birlik ruhuna dayalı olan kuvvettir. Asabiyet iki kavramı birlikte kapsamaktadır. Bunlardan biri birlik ve dayanış ma ruhu, diğeri de bu dayanışmadan doğan kuvvettir. Bu anlamda asabiyet hem dayanışmayı, hem de güç sahibi olmayı içerir (Kongar, 1981: 7071).
Sosyal hayatta bir arada bulunma, hareket etme ve dayanışmayı ifade eden asabiyet olgusu, kan bağına dayalı soy asabiyeti biçiminde tezahür edebileceği gibi kazanılmış asabiyet biçiminde de tezahür edebilir. Birincisinde aynı sülâleden gelenlerin dayanışmayı devam ettirerek iktidarlarım sürdürmeleri söz konusu olurken, ikincisinde ise yeni bir asabiyetin ortaya çıkması ile iktidarın el değiştirmesi gerçekleşir. Asabiyet bir enerji kaynağıdır. Devlet, bu enerji kaynağından beslenir. Enerji kaynağı sönerse dayanışma biter, devlet el değiştirir. Asabiyet (dayanışma) kuvvetli hâle gelmedikçe devlet de kurulamaz (Bilgiseven, 1989: 63). Aynı görüşler şöyle de ifade edilebilir: İbn Haldun'un toplumsal ilişkilerde temel aldığı ilke iş birliği ve dayanışmadır. Bu noktadan hareketle asabiyyet "...bir soyun, kabilenin (nesep asabiyyeti) veya bir inancın (sebep asabiyyeti) yüceliğine duyulan inancın toplumun tüm fertlerince gönülden benimsenmesini ve bu değerlere bir saldırı hâlinde tereddütsüz ve hep birden şiddetle karşı konulmasını ifade etmektedir" (Kozak, 1984: 111).
Yine İbn Haldun'a göre; asabiyetin güçlü olduğu toplumlar hazerî toplumlardır. Medenî toplumlarda asabiyet daha zayıftır. Başka bir ifade ile şehir toplumları asabiyetin çözüldüğü toplumlardır. Göçebe toplumda düzeni oluşturan sosyal ilişki (asabiyet), aynı gruba (topluluğa) ve kültüre mensup olmanın dayanışmacı ruhunun tezahürüdür. Bu dayanışmanın temelinde ise akrabalık ilişkileri yatmaktadır. Görüldüğü gibi, gerek Durkheim, gerek Tönnies ve gerekse İbn Haldun toplumsal değişmeyi, bu arada sosyal dayanışmayı açıklarken benzer sınıflamalarda bulunmaktadırlar. Bireyler birlikte yaşamanın asgari şartlarına uydukları sürece bir arada bulunabilirler. Birlikte yaşama arzusu sosyal dayanışmayı da beraberinde getirir.Ancak sosyal dayanışma ile sosyokültürel yapı arasında da bir ilişki vardır. Sosyal dayanışma biçimi sosyokültürel yapıya göre değişebilir. Her toplum kendine özgü bir sosyal dayanışma tarzı geliştirdiği gibi Türklerin de tarihten tevarüs ederek getirdikleri ve zaman içinde, ön plâna çıkararak geliştirdikleri vakıf kurumu bir çeşit dayanışma tarzıdır.Yoksulluk Algısı ve Türkiye'de Yoksullukla MücadeledeYoksulluk göreceli bir kavram olduğundan herkesçe kabul görmüş ortak bir tanımdan söz etmek mümkün değildir. Ancak, aşağıda da görüleceği gibi yine de mutlak yoksulluk, göreceli yoksulluk, ultra yoksulluk, yoksulluk sınırı ve açlık sının gibi bazı kavramlar üzerinde mutabakat sağlanarak yoksulluğun anlaşılmasına zemin hazırlandığı görülmektedir. Bizim dilimizde yoksulluğun eski karşılığı muhtaçlıktır. Yoksul, ihtiyaçlarını karşılayamayan kişi demektir. İnsanın fiziki ve sosyopsikolojik bir varlık olduğunu düşündüğümüzde varlığım devam ettirebilmesi için gerekli olan her şey ihtiyaçtır. Ancak, H. A. Maslow'un ifadesiyle ihtiyaçların bir hiyerarşisi olduğu gibi yoksulluğun anlaşılabilmesi için, başka bir ifade ile yoksulluk kriterlerinin tespit edilebilmesi için yoksulluğa muhatap olan öznenin de bilinmesi gerekir.
Öznenin birey olduğu varsayımından hareketle yapılan tanımlamalara göre yoksulluk, kişinin fiziki varlığını sürdürebilmesi için en temel gereksinimlerini karşılayabilecek gelir düzeyine sahip olmaması durumunu ifade eder. Öznenin aile olduğu varsayımından hareketle yapılan tanımlamalara göre ise "kendisi, eşi ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarını, anne ve babasını bulunduğu mahallin hayat şartlarına göre asgari seviyede geçindirmeye yetecek geliri, malı ve kazancı bulunmaması" hâlidir (SHÇEK, 1996). Her iki durum da mutlak yoksulluk kavramı ile ifade edilmektedir.
Günlük geliri 2400 kalori besini almaya yetmeyen insanlar mutlak yoksul insanlardır. Başka bir ifade ile mutlak yoksulluk içinde olan insanlar açlık sınırının altında hayatlarını devam ettiren insanlardır. Mutlak yoksulluk belirlenirken ihtiyaçlar hiyerarşisi içinde fiziki ihtiyaçlar göz önüne alınarak, bir kişinin ya da ailenin yaşayabilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlar belirlenmekte ve bu ihtiyaçların karşılanabilmesi için gerekli olan asgari bütçe hesaplanmakta, daha sonra da aile büyüklüğü ve kişilerin yaş ve cinsiyet özellikleri göz önünde bulundurularak açlık sınırı hesap edilmektedir (Sallan Gül, 2002: 108). Bu durumu Amerikan doları cinsinden uluslararası dile çevirecek olursak, mutlak yoksulluk sınırı, en yoksul ülkeler için günlük bir dolar, yoksul ülkeler için iki dolar, Türkiye'nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler için dört dolar, gelişmiş sanayi ülkeleri için ise 14.40 dolar olarak belirlenmiştir (Deniz Feneri Dergisi, 2003: 20). Görüldüğü gibi ülkeler arasındaki fiyat farkları, dolar bazında mutlak yoksulluk rakamlarının da farklılaşmasına sebep olmaktadır.
Göreli yoksulluk ise ihtiyaçlar hiyerarşisi içinde birinci sırada olan fizikî ihtiyaçlar için gerekli olan minimum kalori ihtiyacının yanı sıra sosyopsikolojik ihtiyaçlardan olan ve bireyin insanca bir yaşamı sürdürebilmesi için gerekli olan temel sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayamaması hâlidir. Göreli yoksulluk tanımlanırken bireyin içinde bulunduğu toplumsal yapı içinde yaşamım sürdürebilmesi için gerekli olan barınma, temiz gıda, eğitim, sağlık ve kültürel etkinlikler gibi mal ve hizmetlerden yoksun olması durumları göz önüne alınmakta ve bunları karşılayacak gelir düzeyi saptanmaktadır. Bu gelirin altında gelire sahip olanlar, üstündekilere göre yoksul kabul edilmektedir (Sallan Gül, 2002: 109). Göreli yoksulluğun belirlenmesi ile yukarıda sözü geçen ihtiyaçların karşılanması için belli bir gelir düzeyi hesaplanarak yoksulluk sınırı da belirlenmiş olmaktadır.
Ultra yoksulluk, gelirinin tamamını harcadığı hâlde, mutlak yoksulluk kriterinde esas alınan günlük kalori miktarının sadece % 80'ini karşılayabilen insanların hâlini anlatmaktadır. Ultra yoksulların yoksulluk durumlarının beş yıldan daha fazla sürmesi hâlinde onların durumlarının düzeltilmesinin imkânsız olduğu savunularak bu kategoridekiler kronik yoksul olarak tanımlanmaktadır (Deniz Feneri Dergisi, 2003: 20). Yoksulluk göstergelerine baktığımızda, gelir dağılımındaki adaletsizlik -gelişmiş ülkelerin lehine, gelişmekte olan ülkelerin aleyhine- giderek artmaktadır. 2001 yılı verilerine göre 1998'de en yoksul ülke sayısı yirmi altı iken 2001 yılında kırka çıkmıştır. 2000 yılı itibarı ile gelişmiş zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki gelir düzeyi farkı elli katına kadar çıkmıştır. Bir başka göstergeye göre ise, 1998 yılında zengin ülkelerde yaşayanların kişi başına günlük gelirleri yetmiş dolarken, dünya nüfusunun 2.8 milyarını oluşturan yoksul ülkelerde bu oran günlük iki dolardır. Yine dünya nüfusunun 1.2 milyarını oluşturan en yoksul ülkelerde yaşayan insanlar ise sadece bir doların altında bir gelir ile yaşamlarını açlık sınırının altında devam ettirmektedirler. Bugün dünyada yaklaşık sekiz yüz milyon insan açlıkla boğuşmaktadır. Mozambik, Etiyopya, Somali ve Kenya gibi ülkelerde yoksulluk iyice kemikleşmiş, âdeta kronik hâle gelmiştir (Sallan Gül, 2002: 109).
Türkiye'ye yoksulluk göstergeleri açısında baktığımızda, Birleşmiş Milletler Gelişim Programı (UNDP) İnsani Gelişim Raporu (2002)'na göre ülkemizdeki insanların % 2.4'ü günde bir dolardan az (mutlak yoksulluk), % 18'i ise günde iki dolardan az (yoksulluk) gelire sahiptir. Aynı rapora göre ülkemizin "İnsan Yoksulluğu İndeksi" (HPI1) 18'dir (Brezilya 17, Küba 4, Peru 19). Son ekonomik krizdeki yoğun yoksullaşma dalgasını bir kenara bıraksak bile bu rakamlara göre nüfusumuzun en az % 20'si yoksuldur. Bu ortalama yoksulluk oranı, bölgeler arasındaki eşitsizliği yansıtmamaktadır. Devlet Plânlama Teşkilatının (DPT) 1997 verilerine göre en yüksek yoksulluk oranı doğu bölgesindedir. (www.ttb.org,tr/yoksulluk_cocuklar/cocuklarin_yoksullugu.htm44k). 13.09.2003 tarihi itibarı ile Türkiye Kamu Sen'in araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı ağustos ayı itibariyle beş yüz seksen bir milyon lira, yoksulluk sınırı da bir milyar yedi yüz altmış milyon liradır (Hürriyet, 2003).
Türkiye ile ilgili yoksulluk göstergelerine baktığımızda sıkça kullanılan "Türkiye dünyada kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biridir." sözü önemini yitirmiş gibi gözükmektedir. Her ne kadar dünya bankasının gelir dağılımı kriterlerine göre Türkiye yoksulluk tehlikesinin bulunmadığı ülkelerden biri olarak gösterilse bile, yakın geçmişte yaşadığımız doğal afetler, deprem, terör, ekonomik i krizler ve bilumum negatif göstergeler mutlak yoksulluk ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Türkiye 1980'li yılların ortalarına kadar yoksullukla mücadeleyi dünyada algılandığı şekliyle gündemine almamıştır. Yoksulluğu daha çok geleneksel dayanışma dinamiklerine havale etmenin yanında kısmen de olsa SHÇEK ve Kızılay Derneği gibi resmi ya da yarı resmi kurumlarla yürütmeye çalışmıştır. Her ne kadar sosyal devlet anlayışı ile bakıma muhtaçlar ve güçsüzlerle ilgili bazı yasal düzenlemeler yapılmış olsa da, 1986 yılında yoksulluk kavramını odak alan ve yoksullukla mücadele amacına matuf ilk yasal düzenleme yapılarak sosyal yardımlaşma ve dayanışma fonu kurulmuş ve 1987 yılından itibaren de sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları vasıtası ile yoksullara yardımlar yapılmaya başlanmıştır. İşte bu tarihlerden itibaren, çalışmamızın da gerekçesi olan, yoksullukla mücadelede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının teorik çerçevesine ve uygulamasına yönelik eleştiriler de başlamıştır.
Vakıf Kurumu ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları
Türk toplumu siyasal yapısı ile genç bir cumhuriyete / devlete sahip olmasına rağmen, dayandığı toplumsal ve kültürel yapı itibarı ile tarihi derinlikleri olan bir toplumdur. Geçmişten günümüze intikal etmiş olan birçok tecrübe ve kuruma sahiptir. Tarihten tevarüsen getirdiği kurumlardan birisi de vakıf kurumudur. Bu durumu inceleyen sosyal politikacılar on altıncı yüzyıl Osmanlı Türkiye'sine vakıf cenneti demişlerdir (Yazgan, 1977: 15). Aslında vakıflar, dünyada yönetici elitlerin henüz, sosyal adalet, sosyal refah, dengeli gelir dağılımı ve sosyal güvenlik gibi kavramları telâffuz etmedikleri ya da çok fazla önemsemedikleri dönemlerde, İslâm toplumlarında, özellikle de Osmanlı'da devletten bağımsız, ama devletin bilgisi dahilinde sosyoekonomik ve sosyokültürel bir faaliyet alanıdır. Başka bir ifade ile vakıf kurumu, devletin resmi devlet bütçesine bağlı olmaksızın, halkın bir sivil sosyal politika olarak kendi kendine uyguladığı ucu açık sosyal yardımlaşma ve dayanışma kurumudur. Bugün dünyada özellikle Amerika'da vakıflar oldukça yaygındır. Bundan ötürü de, geçmişte Osmanlı Türkiye'si için söylenen vakıf cenneti tabirini, Amerika için söyleyen sosyal politikacıların sayısı da oldukça yaygındır (Yazgan, 1977: 15).
Ancak çağdaş toplumlarda sosyal devlet kavramının ön plâna çıkması ile sosyal politikaların da buna paralel olarak değiştiğini ve geliştiğini görmekteyiz. Gelişmiş ülkeler bütün vatandaşlarını sosyal güvenlik şemsiyesi altına almaktadırlar. Türkiye ise gelişmekte olan bir ülke olarak bütün vatandaşlarını, henüz sosyal güvenlik şemsiyesi altına alabilmiş değildir. Yukarıda da ifade edildiği gibi 1986 yılında Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile merkezde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu ile il ve ilçelerde de fonun uzantısı görünümünde olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları kurulmuştur. "Bu kanunun amacı fakr u zaruret içinde ve muhtaç durumda bulunan vatandaşlara yardım etmek ve sosyal adaleti pekiştirici tedbirler alarak gelir dağılımının adilâne bir şekilde tevzi edilmesini sağlamak, yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik etmektir." Kanunun kapsamına baktığımızda ise "Fakr u zaruret içinde ve muhtaç durumda bulunan, kanunla kurulu sosyal güvenlik kuruluşlarından aylık ve gelir almayan vatandaşlar ile geçici olarak küçük bir yardım veya eğitim öğretim imkânı sağlanması hâlinde topluma faydalı hâle getirilecek, üretken duruma geçirilebilecek kişiler bu kanun kapsamı içindedir." denilmektedir.
Görüldüğü gibi kanunun amaç maddesi oldukça iddialıdır. Kapsam maddesine baktığımızda ise iki noktaya vurgu yapıldığı dikkatimizi çekmektedir. Birincisi kanunla kurulu sosyal güvenlik kuruluşlarından aylık ve gelir almayan vatandaşlar, ikincisi ise geçici olarak küçük bir yardım veya eğitim öğretim imkânı sağlanması hâlinde topluma faydalı hâle getirilecek, üretken duruma geçirilebilecek kişilerdir. Kanununda açıkça belirtilmemiş olsa bile, bu iki husustan birincisi ile, devletin hızlı nüfus artışı, ekonomik bunalım ve dengesiz gelir dağılımı gibi olumsuz şartlardan ötürü sosyal güvenlik şemsiyesi altına alamadığı kesimleri sosyal güvenlik şemsiyesi altına almak gibi bir gerekçenin olduğu anlaşılmaktadır.
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu, bugüne kadar oluşturduğu fonun kuruluş amacı ve uygulamaları açısından eleştirildiği gibi yine aynı kanun gereği kurulmuş olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları da kuruluş amacı ve uygulamaları açısından eleştirilmişlerdir. Biz burada yasanın anayasada ifadesini bulan sosyal devlet ilkesi ile çelişen özelliği ile ilgili eleştirilerimizi saklı tutarak, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarını, geleneksel vakıf kültürümüzü de göz önünde bulundurarak kuruluş amacı, kuruluş biçimi ve uygulamaları açısından ele almak istiyoruz. Her ne kadar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu ile sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarını birbirinden ayırmak mümkün değilse de biz daha çok vakıf kavramı üzerine vurgu yapacağız.
Akla ilk gelen en temel soru şudur: Devlet sosyal devlet anlayışı içinde çeşitli sosyal politikalar üreterek ve yasalar çıkararak, merkez ve taşra teşkilâtları ile de uygulayarak kanunun amaç ve kapsamına giren kesimleri sosyal güvenlik şemsiyesi altına alabileceği hâlde neden tarih boyunca bir sivil kurum olarak gelmiş olan vakıf kurumunu yasa ile resmi kurum hâline getirmiştir?
Devlet eliyle kurulan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları Türk toplumunun tarihten tevarüsen getirdiği vakıf kurma geleneğine ters düştüğü gibi, kuruluş biçimi yönünden de, vakıf kurumunun amaç ve fonksiyonları ile çatışan bir görünüm arz etmektedir. Bilindiği gibi bizim kültürümüzde vakıf, bir malı, menfaati hayrı bir hizmetin görülmesine tahsis edilmek amacı ile ve bu hizmetin ebediyete kadar devamı niyeti ile, vakfeden kişinin özel mülkiyetinden çıkarak özel (nev'i şahsına münhasır) bir mülkiyet kategorisine aktarma ve o kategoride tutma anlamına gelmektedir (Kozak, 1994:14). Yine bizim kültürümüzde vakfın sahih olması için de vakfeden şahısın mülkiyeti hakkında gerçek tasarruf sahibi olması, vakfeden kişinin borcundan ötürü hüküm giymemiş olması, vakıf yapması için başkalarının kendisini zorlamaması gerekir. Ayrıca vakıf yapılan mal vakfedenin mülkü olmalıdır. Bir şahıs başkasına ait bir malı vakfedemez. Vakfedilen mal gelir getiren bir mal olmalıdır. Vakfedilen mal, örneğin bir bina ise yıkılmaya yüz tutmuş bir bina olmamalıdır. Vakıftan kimlerin istifade edeceği de önceden belirtilmelidir (Kazıcı, 1991: 183185).
Görüldüğü gibi vakıf iyiliği sürekli kılmak amacı ile genellikle de dini duygularla, bir malın, belli bir amaca, sürekli olarak tahsis edilmesi sureti ile bir ya da birkaç kişi tarafından kurulmaktadır. Vakfın kuruluşunda gönüllülük ve maddi fedakârlık ilkesi esastır. Devletin kendi eli ile kurduğu sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarında ise, kişilerin kendi mal varlıklarından bir bağışlama yapılmamaktadır, devletin gelirlerinden bir bölümünün tahsis edilmesi söz konusudur. Ayrıca vakfedenin birey ya da bireylerden oluşması gerekirken, bireylerin yerini devlet almaktadır. Her ne kadar mütevelli heyetlerinin valinin ya da kaymakamın başkanlığında bir gruptan oluştuğu ileri sürülse bile, vakfın mal varlığını oluşturan kuruluş sermayesi bütünü ile devlet tarafından sağlandığından, yukarıda sözünü ettiğimiz, vakfın olmazsa olmaz şartlarından olan vakfeden şahsın malını gönüllü olarak sonsuza kadar özel mülkiyetinden çıkarması ve bağışlaması şartı yerine gelmemektedir. Ayrıca vakfı kuran ve tescilini yapan mütevelli heyeti üyeleri bunu ortak ve gönüllü girişimleri ile değil, devletin merkeziyetçi nitelikteki plânlayıcı ve buyurucu gücü ile yapmaktadırlar.
Yardımlaşma ve dayanışma kavramlarından bu sürece vatandaşların da katılmaları sonucunu çıkarmak gerekir ki, gerçek anlamda bir yardımlaşma ve dayanışmadan söz edilebilsin. Oysa vakıfların nerede ise gelirlerinin tamamı fon tarafından karşılanmaktadır. Vakıflar da tek taraflı olarak merkezden gönderilen yardımları muhtaç vatandaşlara aktarmaktadırlar. Her ne kadar teorik olarak sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına halkın desteğinin olacağı düşünülmüşse bile uygulamada yardımsever vatandaşların sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına hemen hemen hiç katkıda bulunmadıkları anlaşılmıştır. Bu bakımdan kurulan ilişki çok yönlü değil, tek yanlı, yani vatandaştan vatandaşa değil, yalnızca devletten vatandaşadır. Bu durumda bir sosyal yardımlaşma ve dayanışmadan söz etmek mümkün olmamaktadır. Durum böyle olunca, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonunun bir uzantısı olan sosyal yardımlaşnia ve dayanışma vakıfları birer vakıf olmaktan çok kamu idaresinin taşradaki bir birimi görünümündedir. O hâlde bu kuruluşlara vakıf değil, olsa olsa devletin "sosyal yardım örgütü" veya "sosyal yardım sandığı" demek daha doğru olur (Saran, 1995: 5658).
Bizim vakıf kültürümüzde vakıf kuranlar ya da varisleri vakıf mütevelli heye tinde bulunma ve vakfın, gayesine uygun olarak faaliyette bulunmasını sağlama hakkına sahiptirler. Oysa sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarında vakıfların bütün gelirleri fona bağlı olup (Tablo l) mütevelli heyetleri kendi öz varlıklarından bir bağışta bulunmadıkları gibi aynı zamanda her an tayin edilme ihtimali olan gelip geçici memurlar olmaları vakıf çalışmalarının verimini düşürmektedir. Vakıf mütevelli heyetinde görev alanlar gönüllü olarak bu görevi üstlenmedikleri gibi, mütevelli heyeti başkanları da bölgenin mülki ve idari amirleri olmaları dolayısı ile, vakıf faaliyetleri genellikle emir komuta zinciri ilişkisi içinde ya da devlet memuru anlayışında bir angarya olarak görülmektedir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları sadece mütevelli heyetlerinin faaliyetleri açısından emir komuta ilişkisi içinde değildir, bizzat vakıf mütevelli heyeti de fon yönetimine sıkı sıkıya bağlıdır. Aslında tarihten miras aldığımız vakıf uygulamalarında her vakıf bağımsız mütevelli heyetlerince yönetilen ve mahalli şartlara göre faaliyet gösteren birer sivil kuruluş iken, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları vakıf geleneğinde olmayan bir biçimde fon sekreteryasından gelen direktiflerle herhangi bir genel idare kuruluşunun taşra örgütü gibi yönetilmeye çalışılmaktadırlar (Saran, 1995: 5661).
Vakıf uygulamaları ile ilgili olarak birkaç noktanın daha altının çizilmesinde fayda vardır; yukarıda ifade edildiği gibi, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına, daha çok vakıfların yapılanma biçiminden kaynaklanan sebeplerden ötürü hayırsever vatandaşlar beklenilen ölçüde bağış ve yardım yapmamaktadırlar. Genelde yardımsever kişilerin eğilimleri merkezi düzeyde örgütlenen organizasyonlara değil de sonucunu daha kısa sürede görebildiği mahalli düzeyde örgütlenen yardım kuruluşlarına yöneliktir. Özellikle zekât ve fitrelerin dağıtılmasında, kurban derilerinin hibe edilmesinde bu durumu çıplak gözle görmek mümkündür.
Bir başka nokta da 2860 sayılı Yardım Toplama Kanununda yapılan değişiklik ile vakıf kavramının dinsel çağrışımından da yararlanılarak, aslında dini bir görev olan kurbanın, deri ve bağırsaklarının vakıflar yolu ile toplanmak istenmesi ve geçici süre de olsa uygulanması ile bir taraftan her kurban bayramında tartışma konusu olan deri ve bağırsaklarının toplanması tartışmasını sona erdirmek, bir taraftan da sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına kaynak sağlamak uygulaması da, ne tartışmayı bitirebilmiş ne de sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına istenilen ölçüde kaynak sağlayabilmiştir. Bu durum da gösteriyor ki, vakıf kavramının dinsel çağrışımı da sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının geleneksel vakıf anlayışı ile örtüşmesini sağlayamamaktadır.
Devletin yoksul vatandaşlara karşılıksız yardım yapıyor olması, bir taraftan her şeyin devletten beklenmesi anlayışının gelişmesine ve yardım alan vatandaşların bir müddet sonra bu durumu bir sosyal anayasal hak olarak görmeye başlamasına sebep olmakta, bir taraftan da yoksul kesim arasında olumsuz kanaatlerin kökleşmesine yol açmaktadır. Hatta ileride çalışma gücü bulabilecek pek çok kimsenin yapılan yardımlarla tembelliği alışkanlık hâline getirdiği gözlemlenmektedir. Bilindiği gibi vakıf hizmetleri gönüllülük esasına dayalı hizmetlerdir. Devletin vakıf kavramını kullanarak bu tür hizmetleri üstlenmesi hem yardım yapan hayırsever vatandaşların sahavet anlayışlarının önünde, hem sivil yardımlaşma ve dayanışma örgütlerinde gönüllü olarak görev alan kişilerin iç dünyasında, hem de yardıma muhtaç olan kişilerin sivil yardımlaşma ve dayanışma örgütlerinden yardım talep etmesinin önünde psikolojik bir duvarın oluşmasına sebep olmaktadır. Ayrıca bu durum hayır kuruluşlarının aralarındaki hayırda yarışma rekabetini olumsuz etkilediği gibi üçüncü sektör olarak kabul edilen ve dünyada gün geçtikçe önemi artan gönüllü kuruluşların gelişimini de olumsuz yönde etkilemektedir.Kanunun amaç ve kapsam maddeleri ile uygulamalar dikkatlice incelenecek olursa Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu siyasal iktidarlara bütçe dışında serbestçe ve keyfice tasarrufta bulunma imkânı sağlamaktadır (Tablo2). Kanunun yürürlüğe girmesinden bu tarafa gelmiş geçmiş bütün iktidarlar popülist politikalarını bu kanun üzerinden yürütmüşlerdir. Kanun, her ne kadar fakru zaruret içinde olanları kollamayı ve sosyal adaleti sağlamayı hedef alıyorsa da uygulamada iktidarlar fonu, bütçe açıklarını kapatmak, piyasa ekonomisini desteklemek, savunma sanayiine ek kaynak aktarmak, devlet memurlarının maaşını ödemek ve seçim dönemlerinde seçmeni yönlendirmek için kullanmışlardır. Bir örnek verecek olursak; 19872001 yılları arasında fondan bütçeye kaynak aktarım oranı toplam harcamaların % 5070'i düzeyine çıkmıştır. Oysa bu dönemde yoksullara yardım maksadı ile kurulan vakıflara aktarılan kaynak miktarları fon harcamalarının yarısına bile ulaşamamıştır (Sallan Gül, 2002: 118).
Yukarıdaki temel yaklaşımlarımızı, Adapazarı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı örneği ile somutlaştıracak olursak, Vakfın yapısı, faaliyetleri ve sorunlarının, Türkiye genelindeki sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının yapısı, faaliyetleri ve sorunları ileörtüştüğünü görmekteyiz. Adapazarı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Müdürlüğünden aldığımız bilgilere göre vakıfta, Vakıf Müdürü, Muhasebe, Yazı İşleri, Araştırma ve Bilgi İşlem birimlerinde toplam on beş personel görev yapmaktadır. Vakfa ait iki kamyönet, bir otomobil ve bir pikap bulunmaktadır.
17 Ağustos 1999 depreminden önce iki bin aileye hitap eden Vakıf, deprem sonrası yaklaşık dokuz bin aileye hitap etmektedir. Vakfın nakit olarak üç yüz milyar civarında parası bulunmaktadır. Bu paranın ve daha önce dağıtılmış olan paraların nerede ise tamamı fondan gelmektedir. Aylık periyodik pay olarak da fon sekreterliğinden 38.000.000.000TL gönderilmektedir. Vakıf 2003 yılı sekizinci ayma kadar 12.068 aileye toplam 581.082.000TL yardım yapmıştır. Vakıfça ortalama aylık 72.635.000.000 TL yardım yapılmakta olup aylık yönetim gideri toplam 24.178.000.000TLdir. Vakfa ait aşevinde her gün üç yüz kişilik yemek çıkarılmaktadır. Ayrıca 1999 depreminden beri il genelinde 307.282 kişiye 76.1 trilyon tutarında deprem yardımları ile çeşitli yardımlar yapılmıştır. Örneğin 1998 yılında dört yüz yirmi sekiz kişi nakdi yardım alırken 2002 yılında bu sayı üç bin beş yüze çıkmıştır. 1998 yılında yakacak yardımı yapılan kişilerin sayısı sadece üç yüz yetmiş iki iken 2002 yılında bu sayı dört bin sekiz yüze yükselmiştir.
Adapazarı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının dört önemli problemi vardır: (i) gelirlerin yetersizliği, (ii) yardım talebiyle vakfa müracaat edenlerin sayısının gün geçtikçe artması, (iii) kalifiye eleman yetersizliği ve dolayısı ile de yardıma muhtaç insanların tespitinde gecikme ve yanılmaların olması (iv) hayırsever vatandaşların vakfa gerekli ilgiyi göstermemeleri.
Bu problemlerin birincisi ülkenin makro ekonomik dengeleri ile alâkalıdır. Yardım talebiyle vakfa müracaat edenlerin sayısının artması yoksulluğun yaygınlaşmasının yanında, yardım talep etme alışkanlığının yaygınlaşması ile de alâkalıdır. Bu alışkanlık bir taraftan tembelliği beraberinde getirirken diğer taraftan da yardım almayı yasal, sosyal bir hak olarak görme alışkanlığını da getirmektedir. Eleman yetersizliği ise yetişmiş eleman istihdamı ile giderilebilir. Ancak hayırsever vatandaşların vakfa ilgisini çekmek, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının yeniden yapılandırılması ile alâkalı olup bu gerçekleştirilmediği sürece tüm Türkiye'de olduğu gibi Adapazarı'nda da hayırsever vatandaşlar gerekli ilgiyi göstermeyeceklerdir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, Adapazarı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının bu problemleri Türkiye genelinde sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının tamamının problemleridir.
Sonuç ve Öneriler
Yoksulluk insanlık tarihi ile yaşıt bir olgudur. Bir problem olarak yoksulluğu, ortak mülkiyet anlayışının özel mülkiyet anlayışına dönüşmeye başladığı zamanlara kadar çıkarabiliriz. Dünya nimetlerini adilâne paylaşamadığımız sürece bu problem devam edecektir. Ancak, dünyada yirminci yüzyılın son çeyreğinde problemin çözümüne yönelik bazı gayretlerin olduğunu da söylemek gerekir. Bu kapsamda, her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de 1980'li yılların ikinci yarısından itibaren problemin çözümüne yönelik bazı sosyal politika düzenlemeleri yapılmıştır.
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı teşvik kanunu ile kurulmuş olan, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonunu ve sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarını da bu bağlamda yoksullukla mücadelede bir sosyal politika olarak ele almak gerekir. Fondan 19972000 yılları arasında on beş milyon yoksulun yararlandığını ve bunlar için toplam 637 trilyon 164 milyar lira harcandığını, aynı dönemde, doğal afetlerden zarar görenlere de 270 trilyon 395 milyar lira kaynak ayrıldığını düşündüğümüzde bu faaliyetin bir sosyal politika olduğu kabul edilebilir. Ancak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile kurulmuş olan, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının, modern sosyal devlet politikaları ile örtüşen bir sosyal politika aracı olduklarını söylemek güçtür.
Toplumlar tarih sahnesinde yerleşmiş gelenekleri ve kurumları ile ayakta durmaktadırlar. Vakıf geleneği de bizim toplumumuzun yüzyıllarca koruduğu ve geliştirdiği bir sosyal olgu ve kültür mirasıdır. Bu miras çeşitli uygulamalarla amacından saptırılmaktadır. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları iyi niyetle kurulmuş olsalar bile, gerek kuruluş biçimleri ve gerekse uygulamaları ile geleneksel vakıf kültürümüzle örtüşmemektedir. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonunun taşradaki uzantısı gibi görülen bu sosyal politika aygıtlarının vakıf kavramının dışına çıkarılarak yeniden düzenlenmesi gerekir. Böylece bir taraftan vakıf kurumunu korurken, bir taraftan da sosyal devlet anlayışına uygun daha çağdaş bir sosyal politika arayışlarının önü açılmış olur.
Kaynakça
Acar, M. ve Demir, Ö. (1992). Sosyal bilimler sözlüğü. İstanbul: Ağaç Yay.Aron, R. (1989). Sosyolojik düşüncenin evreleri (Çev. Korkmaz Alemdar). İstanbul: Bilgi Yay.Bilgiseven, A. K. (1980). Sosyoloji. İstanbul: MEB Yay.Bilgiseven, A. K. (1989). Sosyal ilimler metodolojisi. İstanbul: Filiz Kitabevi.Deniz Feneri Dergisi (2003) Sayı:2 İstanbul.Erjen, Y. ve Kızılçelik, S. (1994). Açıklamalı sosyoloji terimleri sözlüğü. Ankara: Atilla Kitabevi.Hürriyet Gazetesi, İstanbul, (13.09.2003).Kazıcı, Z. (1991). İslam müesseseleri tarihi. İstanbul: Kayıhan Yayınları.Khemeri, T. (1984). İbni Haldun Mukaddimesindeki Asabiye Mefhumu (Çev. Hüseyin Zamantıh). Sosyoloji Konferansları (Yirmi birinci kitap). İstanbul: Metodoloji ve Sosyoloji Araştırmaları Merkezi Yay.Kongar, E. (1981). Toplumsal değişme kuramları ve Türkiye gerçeği. İstanbul: Remzi Kitabevi. Kozak, İ. E. (1984). İnsantoplumiktisat. İstanbul: Pınar Yay.Kozak, İ. E. (1994). Bir sosyal siyaset müessesi olarak vakıf. Adapazarı: SAÜ Yayınları. Ozankaya, Ö. (1975). Toplumbilim terimler sözlüğü. Ankara: TDK yay.Sallan Gül, S. (2002). Yoksulluk şiddet ve insan haklan, "Türkiye'de yoksulluk ve yoksullukla mücadelenin sosyolojik boyutları: Göreliden mutlak yoksulluğa". Ankara: TODAİ Yay.Saran, M. U. (1995). Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları hakkında bir değerlendirme. Türk İdaresi Dergisi, Sayı: 607.Seyyar, A. (2002). Sosyal siyaset terimleri. İstanbul: Beta yayınları. T. C. Başbakanlık, SHÇEK, (1996) Genel Müdürlüğü.Yaşlılık el kitabı,Sayı:30,Ankara. www.ttb.org.tr/yoksulluk_cocuklar/ cocuklarin_yoksullugu.htm 44k,(08.09.2003). Yazgan, T. (1977). Görüşler. İstanbul: Kutsun Yayınevi.
(Ali Rıza Aybay- Sivil Toplum Dergisi Nisan - Eylül 2004 sayısı)